Birincisi
harman yakma olayı ki halen köyde beni gören eski topraklar “hoş geldin
harman yakan” diye hitap ederler. Bu olay; akranlarım tarafından harmanda
yumurta ararken yaktığım şeklinde bilinir. Halbuki alakası yok. O zamanlar
yumurtadan bol bir şey yoktu ve harmanda aramaya da gerek yoktu... Yanlış hatırlamıyorsam beş yaşlarındaydım. Daha okula falan
gitmiyordum. Şeytana uymuş olsam gerek. Bahçede bağ evinde oturuyorduk.
Akşamları da evin damında yatıyorduk. Şimdilerde cibindirik diyorlar, biz
namısa derdik, damda onun içinde yatıyoruz ve namısayı yatağın üzerine
kurmak üzere sivrisinekten korunuyoruz. Gece bir rüya gördüm. Saçma bir rüya
olsa gerek. Detayını tam hatırlamıyorum. Sabah kalktım. Ocaklık deriz, odun
ateşinde yemek yaparız. Ocaklıktan bir kutu kibriti cebime attım. Öğlen
oldu. Harman yeri deriz, herkes mahsullerini bir yere biriktirir; at arabası
ve öküz kağnıları ile tarladan buraya getirir ve 4-6 kağnı bir yere yığılır,
cinsine göre arpa, buğday, yulaf; harman, harman. O zamanlar harman makinası
denen Patoz henüz ya yoktu, yada bizim köye gelmemişti. Çünkü gündüzleri düvenlerle harman sürerdik. Velhasıl harmanlarımız vardı, herkes gibi bizimde.
Birde gölgesinde oturduğumuz çardağımız. Öğlen oldu ve yemek yiyeceğiz. O
gün de adım gibi hatırlıyorum şimdi çok sevdiğim ama o zaman ağzıma bile
koymadığım patlıcan yemeği vardı yemek olarak. Sulu ve fesleğenli. Sabahtan
da ekmek pişirmişlerdi ve ben yağlı ekmek yemiştim. "Ana ben yemek
yemeyeceğim" dedim. Yağlı ekmek yediğim için üzerime düşmediler. Yemek
yiyorlardı. Ben kaş ile göz arasında şeytan işi olsa gerek harmanın
yanındayım. Altı kağnılık olduğu söylenir ve başıma kakılır hala. O gün için
o harman için neler verilmez. Harmanın bağrında küçük bir oyuk açtığımı
hatırlıyorum. Kibriti çaktım. Buğdayın sapına tuttum sönüverdi. Bu sefer
tekrar çaktım kibriti. Bir buğday başağına tuttum bu sefer. Birden alev
aldı. Zaten bu zamanlarda çıtır çıtır olur ekinler. Harman yanıyor. Hangi
akıl ve mantıkla yaktığımı hatırlamıyorum. Birden alevler yükseldi.
Bizimkiler koşuşturdu. Fazla detayı hatırlamıyorum. Su motoru falan kuruldu
ama harman bu, zaten sönmezdi. Yangını fark ettiklerinde anam beni yakalamış
ve tuttuğu gibi harmana atacak olmuş, sende yan diye. Yüreği yanmış olacak
bir anlık sinir ile. Elinden alandan Allah razı olsun öylelikle kurtulmuşum.
Ana bu, belki de atmayacaktı, kim bilir. Belki de bu satırlar
yazılmayacaktı. Onun için dememişler mi olacakla öleceğe çare bulunmaz diye.
Birde komik
sünnet oluşum var. Yine o yıllar olsa gerek. Çayırda pınarlar vardı. Onların
içinde büyüdük. Sular yer yüzüne kendiliğinden çıkardı. Yaz kış tertemiz
akarlardı. Şimdilerde ise artezyenle bile çıkmayacak kadar yok oldular. Bu
pınarların aktığı yerlere öz derlerdi. Çocukluk aklı işte, özlerde kurbağa
yakalardık, ne yapıyorduysak? Yine bir gün bu işle uğraşırken bir yakınımım
oğlu olan Turpçu Ali’nin Omar (Ömer) bisikletiyle geldi ve gel seni köye
götüreyim dedi. Bisiklete bineceğim ya. O zamanlar kaç evde bisiklet var.
Hemen atladım arkasına ve köye geldik. O zamanlar yılda bir köye sünnetçi
gelirdi, o da ne derece sünnetçiyse. Köyde halen yaşayan bir kavak ağacı
vardı, asırlık. Kavaklı kahvenin bahçesinde. Sünnetçi oraya tezgahı kurar ve
akşama kadar Allah ne verdiyse keserdi,köyün çocuklarını sünnet ederdi .
Tabiki bizide götürdüler kavak ağacını altına. Bizi aldı biri kucağına,
hatırlamıyorum babammı yoksa başka birimi. “Gök boncuğa bak” dediler, kavak
ağacını gösterip. Bende bakıvermişim işte. İşte o an, acıcık ucundan
alıvermişler. Böylelikle sünnet oluverdim. Bir yaz günü beni o halde biraz
yürüyerek, biraz at arabası ile beş kilometre aşağıdaki bahçeye iniverdim. O
zaman doğru dürüst ilaç falan da yoktu. Yatıverdik yirmi gün kadar. Yani
anlayacağınız her havada gök boncuk var diyene, bakmayacaksınız....
Yıl bindokuzyüzbilmemkaç... İlkokula
başladım. O zamanlar köyümüzde hem ilkokul, hem ortaokul vardı. İlk yıl Musa
Aydoğmuş diye bir öğretmenimiz vardı. Eşi de köyün ebesiydi. Benim ilk
öğretmenimdi. İki kızı ve benimle yaşıt bir oğlu vardı. Kızları çok güzeldi.
Gülay ve Gülfidan. Halen sağmı bilmiyorum. En son duyduğumda gözlerinin kör
olduğu ve çaresinin bulunamadığıydı. Çok iyi bir insandı. Ailecek çok
iyilerdi. İkinci sınıfa geçtik. Öğretmen değişti. Derslerimiz boş geçiyordu.
Deli hüsamettin derlerdi bir Okul Müdürü vardı. Köy yeri de olsa aramızda
afacanlar vardı. Şişko Aladdin gibi. Onun ve onun gibiler yüzünden her gün
sıra dayağı yerdik. Hem de odunla. Az çekmedik deli hüsamettinin elinden. O
yıl öyle geçti. 3. sınıfta Ayşe Mavi diye yine kendi köyümüzden olan bir
Öğretmen geldi. Yeni mezun. Kendisi halen bizim köyde Öğretmenlik yapar.
Onun sayesinde ilkokulu bitirdik. Öyle demeyin ne kötü öğretmenler ve de
Müdürler var. Deli hüsamettine kalmış olsaydık şimdi web sayfası yapıyor
değil, köyde kahve köşelerinde okey oynuyor olurduk herhalde ....
Ortaokuldan
fazla bahsetmeyeceğim. Orada da pek çok anılarım oldu. Öğretmen çoktu. İlin
en iyi labaratuvarına sahiptik belki de. Eğitimimiz iyi idi. Her ne kadar
İngilizce dersine Sosyal Bilgiler Öğretmeni girse de....
Lise
öğrenimime başladığım 1983 yılında köyümden ayrıldım. Liseyi Antalya
Çağlayan Lisesinde bitirdim. Liseye başladığımın ilk yılında çok zorlandım.
Köyden indim şehre misali. Ben saf köylü çocuğu. Okuldakilerin çoğu cin
gibi. Hepsi Antalya’da okumuşlar ortaokulu. Eğitimimiz ne de olsa onlara
göre geri. O zamanlar çok utangacım. Düşün kızın birinin bacağı açılsa,
yüzüm kızarırdı. Gerçi o şimdi o köprünün altından çok sular geçti ama geçen
ömür geçtiğiyle kalıyor. Üniversite ikinci basamak sınavını kazanamadım. O
zamanlar Açık Öğretim Fakültesi falan kimsenin aklının ucundan bile
geçmiyordu. En düşük yer yazan eğitim fakültesi yazıyordu. Bilinçsizlik ve
düşüncesizlikten o zamanlar Açık öğretim falan tercih etmedik. Etmiş
olsaydık şimdi bizde birçok boşta gezen üniversiteli gibi üniversite mezunu
olurduk. Nasip değilmiş ve de bu hakkımız halen var, belki bir gün yeniden
kullanırız.
Askerden önce
Antalya’da Şarampol Caddesinde Ege Oteli diye bir otelde çalıştım. 12 ay
sigortasız, son altı ay sigortalı. Bu otel belediye tarifesine göre 3. sınıf
18 odalı, sanırım 42 yataklı bir oteldi. Üç kişi çalışıyorduk. İki erkek bir
bayan. Burada daha önce de ağabeyim ve bizim köyden kişiler çalışmıştı.
Bayan gündüz geliyor ve odaların temizliğini yapıyordu. Çok iyi bir insandı.
Azimliydi. Biz ise 24 saat oradaydık. Diğer tüm işlere bakıyorduk. Burada
çalıştığım bu kısa sürede insanları çok daha iyi tanıtım. Güzel bir oteldi.
Arkada bahçesi vardı. Bahçe Pavyon karılarının kaldığı pansiyona bakıyordu.
Sakin ve temiz bir yerdi. Bu işyerinden kavgalı ayrıldım. Patronlar tehdit
bile etti. Gerçi bu günkü işverenlerin, o günkü işverenlerden pek bir farkı
da
yok.
1968/1 tertip
olarak 26 Şubat 1988’de Isparta 40.Piyade Alayı Makinalı Tüfek Çavuş Talimgah
bölüğü 1. takımda acemi birliğime teslim oldum ve Isparta’nın Davras
Dağı’ndan inen soğuklarda kulaklarım kabuk bağladı. Alayın en disiplinli
bölüğünde gün oldu sürünerek dirseklerimiz nasır tuttu, donlu sabahlarda buz
gibi toprakda az sürünmedik. Derken acemi birliği bitti ve Ankara 229
Motorlu Piyade Alayına dağıtımım çıktı. Oraya Onbaşı olarak gittim ve 45 gün
sonra Dedem, teskereye gittiğinden Uçaksavar takım Çavuşu oldum. Askerin
yalanı bitmez derler unun için be askerliği buradan tezkere aldığımı
belirterek bitiriyorum.
Askerden
döndükten sonra işsizdim. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun açtığı Turizme yönelik
servis kurslarına başladım. 45 Gün eğitimden sonra 45 gün gün staj yapmak
üzere halen çalıştığım, o zamanlar sadece bir şirketin işletmesi olan, şimdi
Kaya Holdingin bir işletmesi seviyesine gelen işyerime servis departmanında
staj yapmak üzere 10 Nisan 1990 tarihinde geldim. Servis departmanı dolu olduğu gerekçesiyle
Personel Ofisinde çalışmaya başladım. O zamanlar ellibin lira stajyer
ücreti alıyordum, O zaman Asgari ücret Brüt 246.093.-TL ! . idi. Aradan 11 yıl geçti.
18 Ekim 2001 yılında Kaya
Holding bünyesindeki Kaya Hotel Side'den ayrılarak Uran Holding kuruluşu olan Grand Prestige Hotel
Side’de 28 Şubat 2002 tarihinde Personel Şefi olarak göreve başladım. 18 ay
süren iyi-kötü çalışma günlerini yaşadım, değerli bir Genel Müdür Sn. Fatih
GÜVEN ile çalışma şansını yaşadım ve çalıştığım süre içerisinde uyumlu bir
çalışma ortamı yakalamaya, birbiriyle iyi anlaşan, bir takım ruhu içinde
çalışan Departman Müdürü Arkadaşlar ile çalışma şansını yakalamaya çalıştık
ancak; olmadı... 20 Ekim 2003 tarihi itibarı ile buradaki görevimden
ayrılarak 21 Ekim 2003 tarihinde Aspendos ta kurulu bir Aras Kuyumculuk
kuruluşu olan Caesar Juvellery Factory'de Satınalma Müdürü olarak çalışmaya
başladım. Bu iş yerinin kapanması ürerine 01 Şubat 2004 tarihinde Boztepe
İnşaat Turizm Tic. San. A.Ş. kuruluşu Sidemare Hotels 'de Personel Müdürü
olarak işe başladım ve halen bu görevi yürütüyorum....
Gavurgeci adına gelince
...........
www.gavurgeci.com
sitesini adadığım babam, Burdur İli, Bucak İlçesi, Ürkütlü Beldesi Arif
Oğlu 1331 doğumlu İbrahim YILDIZ'dır. İbrahim YILDIZ'ın lakabı
[gavurgeci]'dir. Gavurgeci adı nereden geliyor derseniz, eskiden şimdi
olduğu gibi köylerde bol miktarda arpa, buğday, mısır yoktu. Köye mısır
satmaya bir yabancı gelmiş. Eşeğinde iki çuval patlak mısır varmış, köyde
bunun patlamışına gavurga derler, sokak aralarında satıyormuş. Bizim
sokaktan geçerken komşular bir kilesini (1 kile = 10 Okka) pişirmeden bile
yer bunun ibrahim demişler satıcıya. Satıcı şaşırmış. Hadi canım demiş
nasıl yiyecek. O zaman bahse girelim demişler, bir kilesini yerse mısırın
hepsini eşeğinin denklerini bırakırsın, yiyemezse biz hepsini satın
alacağız demişler, yer-yiyemez tartışma büyümüş. Başkaları da tartışmaya
katılmış. Adamın gözü korkmuş, bakmış mısırlar elden gidecek, kuyruğu
kıstırdığı gibi orayı terk etmiş. Hemen orada babamın lakabı da GAVURGECİ
olarak kalıvermiş. Şimdi Ürkütlü Beldesine gitseniz ve İbrahim YILDIZ kim
diye sorsanız, kimse tanımaz. Gavurgecinin evi nerede deseniz, herkes size
gösterir.